Clotilde Leguil – La fabrique du corps féminin, de Lacan à Catherine Millet
Çeviren: Aleyna Paköz
21. yüzyılda, stereotiplere düşmeden kadın bedeninden nasıl söz edilebilir? Cinsiyet farkına yapılan her türlü atıfı doğaya ve anatomiye bir bağlılık olarak görenlere fırsat vermeden, bedenin cinsiyetli karakteri nasıl dile getirilebilir?
Günümüzde kadın bedeni üzerine kurulan söylem, kolaylıkla norma hizmet etmekle ve kadının hem medeniyet hem de anatomi tarafından dikte edilen rolüne dair bir anlayışı teşvik etmekle itham edilmektedir. Judith Butler[1] ve Monique Wittig[2] gibi artık ünlü hale gelmiş figürlerin etrafında şekillenen toplumsal cinsiyet çalışmaları, her türlü toplumsal cinsiyet normundan arınmış bir beden ilişkisi fikrini savunmak amacıyla, beden söylemi içindeki cinsiyet farkına yapılan göndermeyi silmeyi amaçlayan bu ütopyaya ortak olur.
Bu ütopyanın amacı, bedenle kurulan ilişkinin her türlü toplumsal cinsiyet normundan arındırılması fikrini savunmaktır. Son dalga feministlerin düşlediği beden; toplumun dayatmalarına maruz kalmadan, Öteki’nin söyleminden etkilenmeden, kendini eril ya da dişil olarak tanımlamak zorunda kalmadan, nihayet olduğu haliyle “haz alabilen” bir bedendir. Sırf ondan haz almak isteyen öznenin tasarrufunda olan, hem doğaya hem de kültüre boyun eğmekten nihayet kurtulmuş bir beden. Tamamen kendine ait ve sadece kendine ait bir beden.
Cinsiyetsiz bir beden rüyası
Yine de bu söylem, bazıları üzerinde – özellikle de Fransa’da kız ve erkek çocuklar arasındaki cumhuriyetçi eşitlik talebini yeniden formüle etmek için toplumsal cinsiyet çalışmalarından beslenmekte tereddüt etmeyen siyasetçiler üzerinde – kurduğu tüm o cazibeye rağmen, normatiflikten azade değildir. Her ne kadar bedeni artık hiçbir norma tabi kılmak istemeyen bir söylem olarak kendini sunsa da, bu toplumsal cinsiyet çalışmaları, bedenleri anonim, nötr ve cinsiyetsiz bir biçimde ele almayı hedefleyen yeni bir norm üretir. Anonimlik, Öteki’nin izinin yokluğu, ebeveynlerden gelen her türlü arzunun ortadan kayboluşu, bireyin toplumun kısıtlamalarından korunmuş bir biçimde gelişmesinin teminatı olarak sunuluyor. Farklılığın izinden arındırılmış bir bedeni teşvik eden bu ütopyada, öznenin kendi bedeniyle ilişkisinde tam bir şeffaflığı savunan “yeni bir püritenlik”[3] görmek mümkündür. Amerika Birleşik Devletleri’nde son dönemde gelişen porn studies (porno çalışmaları) de aynı ütopyaya tanıklık eder: Pornografiyi bir inceleme nesnesi kılarak, cinsel pratiği her türlü “heteronormativiteden” ayıklamak ve böylece politik olarak doğru, daha az straight ve daha queer bir pornografi üretmek.
Lacan, 1972’de ironik bir biçimde, feministlerin “kadın cinselliği meselesini bir adım bile ileriye taşıyamadıklarını”[4] söylüyordu. 20. yüzyıl sonundaki toplumsal cinsiyet çalışmalarının da, kadınlık sorununu bertaraf ederek bu meseleye hiçbir şey kazandırmadığı kesindir. Dolayısıyla, kadın bedeninden söz etmek, daha ifadenin kendisiyle, bu söyleme karşı konum almak ve bir bedenin kadınsılaşmasının, normalleştirme terimleri dışında da düşünülebileceğini göstermeye çalışmak anlamına gelir. Nitekim bedene dair Lacancı perspektifin davet ettiği şey tam da budur. Zira Lacan’da kadın bedeni ne sex (biyolojik cinsiyet) ne de gender (toplumsal cinsiyet) düzenindedir. Lacancı psikanaliz, kadın bedenine başka bir değer atfeder; burada söz konusu olan, kadın bir öznenin analizde her türlü denetim girişimini boşa çıkaran tuhaf bir partner olarak söz edebildiği bir bedendir. Psikanalizin kendine haslığı, belki de bedenle kurulan ilişkinin o tuhaflığını tanıyan ama bunu toplumsal normlarla olan bir ilişkiye mal etmeyen bu etik konumda yatmaktadır. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının her şeyin açık ve berrak olmasını, cinsel hayatın nihayet her türlü gizemden arınmasını istediği noktada; psikanaliz bu şeffaflığın mümkün olduğuna inanmaz ve cinsel hayata, ne kadar özgürleşmiş olursa olsun, denetlenemez bir pay biçer. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının cinsiyetsiz bir beden düşlediği noktada; psikanaliz, cinsiyet farkının varlıklar üzerindeki olumsal ruhsal sonuçlarını gösterir.
Jacques-Alain Miller’ın altını çizdiği üzere, “pornografinin elektronik ağ aracılığıyla gezegensel yayılımı”[5] cinsel hayatın gizemlerinin ortadan kayboluşunu kutlamaya yeltense de; bu durum, bir öznenin kendi cinsiyetli bedeniyle kurduğu o mahrem ve opak, kimi zaman rahatsız edici ve sarsıcı ilişkiyi yine de çözüme kavuşturmaz. Psikanaliz, toplumsal cinsiyeti söküp atmaktan ziyade; klişelerden ve stereotiplerden uzakta, cinsiyetin nasıl inşa edildiğini sorgulamaya imkan tanır. Kadın bir özne, “kadın” göstereninin bedeni üzerindeki izini nasıl deneyimler? Bedenin dişil varoluşu ne anlama gelir?
Kadın Bedenini Yorumlamak
Thomas Laqueur, La fabrique du sexe [6] üzerine yaptığı çalışmasında, medeniyet içinde kadın bedenini yorumlamanın etik ve politik meseleler barındırdığını gösterir. Antik Çağ’dan bu yana sorun teşkil eden beden, kadınların bedenidir. Ondan nasıl söz edileceği bilinmez. Erkek bedeni ile kadın bedeni arasında ölçülemez bir fark olduğunu kabul etmek mi gerekir yoksa kadın bedenini, gelişimi daha eksik veya tersine dönmüş bir erkek bedeni olarak mı ele almak gerekir? Laqueur’e göre Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar hüküm süren tek cinsiyet modeli, kadın bedenini erkek bedeninin tamamlanmamış bir kopyası haline getirmiştir. Aydınlanma ile ortaya çıkan cinsiyet farkı paradigması ise, kadın orgazmının tanınmasıyla birlikte düşünülmelidir. Kadın bedeninin gizemi, üremeden bağımsız olarak haz alma (jouir) yetisinde yatar. Laqueur, Lacancı psikanalizde yankısını bulan bir formülle şöyle yazar: “Bir zamanlar başarılı bir üremenin bedensel işareti olan kadın orgazmı, tıpkı gösterileni olmayan bir gösteren gibi, fizyolojinin ücra köşelerine sürgün edilmiştir.”[7]
Lacan, kadın bedeninin inşasına ilişkin bu soruya; kadın bedeninin anatomik bir kaderin değil, kadın özneyi norm dışı ve gösteren dışı bir varoluş boyutunu deneyimlemeye götüren, Öteki ve evrensel ile kurulmuş bir ilişkinin ürünü olduğunu göstererek cevap verir. Lacan’la birlikte kadın bedeninden söz etmek, ontolojik olarak erkek bedeninden daha az tamamlanmış bir bedenden bahsetmek değildir; aynı şekilde toplumsal önyargılara fizyolojik bir temel kazandırmak da değildir. Aksine, gösteren mantığıyla aydınlatılamayan şeye ilgi duymaktır. Lacan’ın yaptığı gibi “Kadın […] özü itibariyle bütün değildir“[8] demek; aynı zamanda, kadın bir öznenin bedeniyle ilişkisinin, kaygı verici ve şaşırtıcı olabilen bir sınırsızlık deneyimi düzeninde olduğunu söylemektir. Psikanaliz için kadın bedeni ne pornografinin bedenidir ne de toplumsal cinsiyet çalışmalarının cinsiyetsiz bedenidir; o konuşan bir bedendir, kelimelerin doğasından kaçan şeyin yankısı haline gelen bir bedendir.
Bu bedenden söz etmek, kadın ya da erkek, herkesin harcı değildir. Zira tam da bundan söz edebilmek için, tüm normlardan ve tüm stereotiplerden sıyrılmak gerekir. Kişinin kendi tarihinde leke yapan şeyle; yani o beyaz sayfayla, o sansürlenmiş bölümle, ortak söylemde dile gelme imkânı bulamayan o varoluş kesitiyle karşılaşmaya gitme cesaretini göstermesi gerekir. Lacancı psikanaliz, ruh ile bedenin o tuhaf birliğine söz hakkı verir; beni asla sadece düşünen bir varlık veya sadece bedeniyle haz alan bir varlık değil; bilakis dilin etkilerini bedeninde duyumsayan bir varlık kılan o birliğe. J.-A. Miller’ın belirttiği gibi: “Gizem yaratan ama kuşku götürmez olan şey, sembolik olanın beden üzerindeki tahakkümünden kaynaklanır.”[9] Söz ve bedenin birliğine dair bu gizem, Lacancı perspektifi toplumsal cinsiyet çalışmaları ütopyasından geri döndürülemez biçimde ayıran şeydir. Bu gizem aynı zamanda kadın bedeninin inşasını, “kadın” göstereninin, o gösterileni olmayan gösterenin, sadece tekil olarak var olan gösterenin, farklı yorumlarını parlêtre’in (konuşan varlık) bedeni üzerinde tekil bir biçimde yankılayan tuhaf bir montaj haline getiren şeydir.
Birlik ve Ayrılık
Catherine Millet’nin son kitabı Une enfance de rêve[10], tamamen bedenin ve gizemlerinin keşfine dönük bir yazı yolculuğunu tamamlar. Yazarın, beden üzerindeki sembolik tahakkümü görünür kılarak kendi tarihine dair bir gerçeklik noktasına ulaştığı yer, bu son anlatıdır. Bu anlatıda Millet bir bedeni; annenin sözleriyle işaretlenmiş küçük kızın bedenini, Lacancı psikanalizde yankı bulan bir tarzda yazar. Belki de önceki kitabı Jour de souffrance’ı[11] tamamlayan bu son anlatıda, kışkırtıcı ilk anlatısı La vie sexuelle de Catherine M.’ye[12] kıyasla kadın cinselliğine dair çok daha fazlasını dile getirir.
Analiz sonunda hakkında konuşulan beden; üzerine okunaksız harflerin gelip kazındığı ve belirli bir haz alma biçimine yol açan işte bu bedendir. Une enfance de rêve, bedeni ve filizlenen cinselliği bu ele alış biçimiyle; analizin kadın bir özneyi, kendi varoluşsal yörüngesini bedenin ve onun heyecanlarının bakış açısından yeniden okumaya yöneltme biçimini andırır.[13]
Yazar, La vie sexuelle de Catherine M.’de bize bedeniyle ilişkisinin ilk versiyonunu sunar. Bu ilk beden hakkında, pornografik dünyayla barışık bir beden olduğu söylenebilir. Varlığı olmayan ve saf bir haz deneyiminden ibaret bir bedendir bu. Aşksız cinselliğin bedenidir. Yazar, o dönem gittiği libertin gecelerde, giyinik olduğu sürece “kenarda durduğunu” belirtir: “Sonuçta, ancak elbisemi veya pantolonumu çıkardığımda kendimi rahat hissediyordum. Beni koruyan asıl giysim çıplaklığımdı.“[14] Bu beden sanki ondan kopuktur ve ancak çıplak olduğunda onu dilediği gibi kullanabilir. Ama ruhtan ayrışmış bu ilk beden, Catherine’in kadın bedeninin tamamı değildir.
Jour de souffrance‘da sahneye başka bir kadın bedeni çıkar. Bu artık varlıktan kopuk beden değil, partnerinin bakışı ve sözleriyle giyinmiş aşkın bedenidir. Bu beden, Catherine’in üzerinde hiçbir hakimiyetinin olmadığı bir bedendir. O, emre amade bir varlık değildir. Elinin altında değildir. Jacques Henric ondan yüz çevirdiğinde, beden de elinden kaçar. Bu anlatıyla Catherine Millet, aşık ruhuyla birleştiği andan itibaren kendi bedeninin kendisi için nasıl bir gizeme dönüştüğüne tanıklık eder. Cinsel hayatının ona tüm kadınlar arasında istisnai bir statü kazandırdığına — çünkü başka hiçbir kadının yapmadığını sadece o yapabiliyordu — inanan o kadın; işte şimdi, kendisine itaat etmeyen bir bedenle birleşmiş halde bulur kendini. Artık tamamen ona ait olmayan bir beden; bir erkeğin sözleri ve bakışından etkilenen bir beden. Bu beden, ona varlığının sırrını saklayan ama yine de ondan çalınmış olan şey olarak geri döner.
Jacques Henric’in başka bir kadını arzuladığını keşfettiğinde duyduğu acı, tam anlamıyla dişil olan başka bir haz (jouissance) düzenindedir. Lacan, “her kadının bir erkek için verdiği tavizlerin sınırı yoktur: bedeninden, ruhundan, mallarından”[15] diyordu. Catherine Millet Jour de souffrance‘da bu norm dışı deneyimden bahseder: Partneri onu terk ettiğinde, bedenindeki acının sınırsızlığıyla karşılaşır. Bu hassas an onu analize geri dönmeye ve sevilen erkeğin bakışında artık bulamadığı desteği sözde aramaya yöneltir.
Bir Kadında Üç Beden
Nihayet, Une enfance de rêve’de Catherine Millet, küçük kızın bedeniyle karşılaşmaya cesaret eder. Zira insan ne kadar özgür olursa olsun, kadın olmadan önce bir kız çocuğu olmuştur. Kendisi de bir kadın olan bir annenin bakışları altında bir çocuk olmuştur. Catherine, bu “çok ciddi ve aynı zamanda çok beyhude”[16] anneye benzemek istemiyordu. Catherine Millet böylece, “annesiyle aynı yatağı paylaşan”[17], Bois-Colombes’daki küçük bir apartman dairesinde koridorla ebeveyn yatak odası arasında yerini bulamayan o küçük kızın bedenini yazmaya girişir. İç içe yaşamanın “bir tür ahlaki gevşemeye” yol açtığı ve “mahremiyet duygusunu körelttiği”[18] o çocukluk dünyasını betimler. Anne-babanın bağırışlarına alışkın olan; annenin babaya ve diğer kadınlara yönelik aşağılayıcı cümleleriyle hırpalanmış bu beden; toplumsal cinsiyet normlarıyla değil, annenin diliyle, hakaretleriyle, bazen müstehcenliğiyle ve aynı zamanda ölümle kurduğu ilişkiyle işaretlenmiş bir bedendir. Çocuk bedeni, annesini “pencereye bir sandalye” yaklaştırırken ve “bir bacağını boşluğa” uzatırken gördüğünde “korkudan felç olmuş” bir bedendir[19]. “Gözleri hiçbir şey aramıyordu; ben ise bir seyirciydim, içimde ‘Annem kendini pencereden atıyor’ diyen bir iç sese kulak kesilmiş halde.”[20] Bu üç beden; cinselliğin bedeni, aşkın bedeni ve çocuğun bedeni, Catherine’in üç bedenidir; onun varlığını oluşturan üç bedendir.
Bu “gerçeğin parçaları” ergen Catherine’in hayranlıkla izlediği kafedeki kızın “herkesle yatıyor olması gerektiğini” varsayan annenin o “imaları”[21]; bir sahneden kopup sadece bir seyirciye dönüşerek aşılan o korkular, bunların hiçbirinin herhangi bir toplumsal cinsiyet normuyla alakası yoktur. Bir kadın bedeni işte onda iz bırakan bu artıklardan; bedendeki “kadın” göstereninde yankılanan birkaç cümleden, birkaç heyecandan, birkaç travmadan yapılmıştır. Çağdaş oto-kurmaca ve psikanaliz ile birlikte kadın bedeninin inşasına girmek demek; şifresinin çözülmesine izin vermeyen ama yine de bedene yerleşmiş olan, bir varlığın üslubunu ve bir kadının cinsiyetini oluşturan o izlerden bahsetmeye çalışmak demektir.
[1] Butler J., Trouble dans le genre. Le féminisme et la subversion de l’identité, Paris, La Découverte, 2006. (Türkçesi: Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları, 2008).
[2] Wittig M., La pensée straight, Paris, Éditions Amsterdam, 2007. (Türkçesi: Straight Düşünce, çev. Leman Sevda Darıcıoğlu ve Dixi, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2012).
[3] Levet B., La théorie du genre ou le monde rêvé des anges, Paris, Grasset, 2014, s. 113.
[4] Lacan J., Le Séminaire, livre XX, Encore, Paris, Seuil, 1975, s. 54. (Türkçesi: Seminer 20. Kitap: Yine / Encore, çev. A. Işık Ergüden, İstanbul, Metis Yayınları, 2013).
[5] Miller J.-A., « L’inconscient et le corps parlant », La Cause du désir, n° 88, novembre 2014, p. 106.
[6] Laqueur T., La fabrique du sexe. Essai sur le corps et le genre en Occident, Paris, Gallimard, 1992.
[7] A.g.e., s. 244.
[8] Lacan J., Encore, a.g.e., s. 68.
[9] Miller J.-A., « L’inconscient et le corps parlant », op. cit., p. 109.
[10] Millet C., Une enfance de rêve, Paris, Flammarion, 2014.
[11] Millet C., Jour de souffrance, Paris, Flammarion, 2008.
[12] Millet C., La vie sexuelle de Catherine M., Paris, Seuil, 2001. (Türkçesi: Catherine M.’in Cinsel Yaşamı, çev. Işık Ergüden, İstanbul, Can Yayınları, 2002).
[13] Hélène Bonnaud, AE (Okul Analisti) tanıklığında, analitik yörüngenin hesabını bedene dair bu yazım açısından vermiştir; artık bir gösterilene değil, bir haz etkisine gönderen bir yazımdır bu.
[14] Millet C., La vie sexuelle…, a.g.e., s. 20.
[15] Lacan J., « Télévision », Autres écrits, Paris, Seuil, 2001, s. 540. (Türkçesi: Televizyon, çev. Ahmet Soysal, İstanbul, Metis Yayınları, 2000).
[16] Millet C., Une enfance de rêve, a.g.e., s. 217.
[17]A.g.e., s. 228.
[18] A.g.e., s. 227.
[19] A.g.e., s. 262.
[20] A.g.e., s. 263.
[21] Millet C., La vie sexuelle…, a.g.e., s. 36.
Bu metin, Clotilde Leguil’in La Cause du Désir dergisinin 89. sayısında (2015/1) yayınlanan “La fabrique du corps féminin” başlıklı makalesinin çevirisidir.
Clotilde Leguil, psikanalist ve ECF (École de la Cause freudienne) üyesidir. Başlıca eserleri arasında Les amoureuses. Voyage au bout de la féminité (Paris, Seuil, 2009) yer almaktadır.
“La fabrique du corps féminin, de Lacan à Catherine Millet.”
La Cause du Désir, 2015/1, no 89, s. 38–43.
Paris: Éditions de l’École de la Cause freudienne, 2015.
ISSN: 2258-8051 ; ISBN: 9782905040893.
Çevrimiçi erişim: Cairn.info.
DOI: https://doi.org/10.3917/lcdd.089.0038


